Bir akerdeon öyküsü…

20180809_162630_0001.png

İçimizdeki çocuğu ne kadar seviyoruz? İçimizdeki çocuğu severken dışımızdaki çocukları ne kadar seviyoruz? Çocuklarımıza ve dolayısıyla da kendimize ne kadar iyi ya da kötü davranıyoruz?

Tahmin edeceğiniz gibi bu yazım çocuklara ve kendimize karşı nasıl davrandığımızla hakkında.

Aslında bu yazım, tanıtım ve imza gününden sonraki ilk yazım olduğu için bir teşekkür yazısı olmalıydı hatta yazılarıma bu kadar ara da vermemeliydim de! Tanıtım günü sonrasında annem ameliyat olacaktı, oldu. Çok şükür ameliyatı iyi geçti. Ameliyat öncesi, sonrası derken yazamadım. Bununla birlikte mevsim normallerin çok üzerindeki sıcak havanın da yazılarıma ara vermemde etkisi oldu. Doğru düzgün ne iş yapabildim, ne de bilgisayar başına oturabildim. Hal böyle olunca da yazılar birikti tabii!

Diğer yazılarımı da en kısa zamanda yazmayı dileyerek tekrar konumuza dönüyorum. Pedagog ya da psikolog değilim. Okuldayken formasyonlarımı tamamladığım için öğretmenlik yapabiliyorum ama yapmadım, yapmıyorum. Başka sektörlerde çalıştım. Özel dersler verdim ara ara. Bir de sene özel bir yuvada çocuklara İngilizce öğrettim ve bundan çok keyif aldım. İki hatta kuzenlerimle birlikte dört tane kardeşim var, birisi kuzenimin kızı olmak üzere de iki tane yeğenim var. Hatta yeğenim Efe Mert’ten zaman zaman bahsediyorum, biliyorsunuz. Biz ailecek çocukları severiz, aileden olsun olmasın. Kim sevmez ki zaten, değil mi? Galiba durum böyle değilmiş.

Geçtiğimiz Perşembe günü Ayvalık Pazarı’ında çekilmiş görüntülere denk geldim. Ayvalık Pazarı son derece güzel, canlı ve neşeli bir Pazar olduğu için seyretmeye başladım ( hele ki İstanbul’da olduğumdan daha da ilgiyle seyretmeye başladım ) ve bir anda akerdeonla çalınan bir şarkı duydum. Ardından da akerdeon çalan beyi gördüm. Buraya kadar her şey iyi güzeldi. Ta ki; o beyin yanında elinde bir konserve kutusu tutarak para toplayan herhalde dört ya da beş yaşlarında bir çocuk görene kadar. İşte o anda yine mideme kramp girdi ve videonun devamını seyredemedim. Şu anda bile bu cümleleri çok zor yazıyorum. Çocuğun ruh halini anlamaya çalıştım. Acaba o küçük kalp neler hissediyordu o anda? Utandığı her halinden belliydi zaten ya gerisi? O küçük kalbin bilinçaltı nasıl etkilenmişti bu olaydan ve gelecek için neler depoluyordu o anda? O sahneyi görünce akerdeon sesi ve müzik kayboldu, duyamadım. Gözümün önünde elinde bir konserve kutusuyla utanarak dolaşan bir çocuk vardı. Bir an için o çocuğun Charles Dickens’ın ya da Ömer Seyfettin’in yazdığı bir romandan ya da öyküden bir bölümü canlandırmış olmasını diledim, keşke öyle olsaydı ama değildi. Bir çocuğa nasıl böyle eziyet edilirdi? Hele ki müzikle uğraşan birisi bunu nasıl yapardı? Bir de insanlar çocuğun telindeki kutuya para koyuyorlardı. Bence o tablodaki en kötü tutum buydu.

Bu çocuk, mideme kramplar girmesine neden olan çocukların ilki değildi, sonuncusu olur mu? İnşallah diyorum.

Yakın zamanda bir alışveriş merkezinde arkadaşımla buluşup kahve içmeye karar vermiştik. Alışveriş merkezi İstanbul Anadolu Yakası’nda gayet iyi bilinen ve genelde de yabancı markaların dükkanlarının olduğu bir alışveriş merkezi. E- 5’in üzerinde de olduğu için ulaşımı kolay. O yüzden arkadaşımla orada buluşmaya karar verdik. Ben alışveriş merkezine otopark tarafından girip, yürüyen merdivenlere binerek ön kapıya doğru gitmeye başladım. Merdivenlerdeyken arkamda başka bir küçük kalbin sesini duydum: “Dinleyeceğim seni” dedi annesine. Annesi de biraz aksi ve ilgisiz bir ses tonuyla “ Dinlemiyorsun” dedi. Küçük kalp yine “ Dinliyorum” dedi kendini annesine ispat etmek istercesine. Bu sırada merdivenlerden çıktık, danışmanın oraya geldik, dışarı doğru yürüyoruz. Ben anne – oğulu görmek için biraz yavaşladım. Zaten acelesi olduğu her halinden belli olan anne hızlı adımlarla önüme geçti. O sırada o küçük kalp de bir yandan küçük adımlarıyla annesine yetişmeye çalışıyordu hem de annesine kendisini ispat etmeye devam ediyordu. Bu alışveriş merkezinde danışmanın orada bir iç kapı var, oradan mağaza ve kafelerin, restoranların olduğu büyük yarım daire şeklindeki bir avluya çıkıyorsunuz. Herhalde 50 metre kadar sonra da ana kapıya geliyorsunuz. Anne – oğul önde, ben arkalarında esas kapıya doğru yürümeye başladık. Anne otomatik olarak çocuğa dinlemediğini söylemeye devam etti. Bir elinde de epey pahalı markalara ait alışveriş çantaları vardı. İçimden “Acaba kim kimi dinlemiyor” diye geçti. Baktım, arkadaşım da ana kapıdan girdi. Herhalde yüzüm allak bullak olmuştu ki, kızcağız beni görünce şaşırdı. Az önce olanları ona da anlattım, o da üzüldü.

O gece eve geldiğimde o küçük kalp için çok dua ettim, annesinin o küçük kalbi dinlemesini istedim. Mideme kaç tane kramp girdiğini hatırlamıyorum ama o küçük kalbin annesinin adımlarına yetişmeye çalışmasına mı yanayım yoksa kendini annesine doğrulatmak, ispat etmek ya da inandırmak için gösterdiği çabaya mı yanayım, bilemedim. Benim gördüğüm onların yaşamlarındaki birkaç dakikalık kesitti. Bu yüzden de çocuğun gündelik hayatında daha nelerle uğraşabilme ihtimaline mi yanayım, bilemedim. Aslında o an aklıma gelen ve gelmeyen olabilecek olan herşeye yandım, uzun uzun ağladım.

Bu olaydan sonra, oturduğum yerde ana caddede bir grup anne ve çocuk gördüm. Muhtemelen yurt dışından gelmişlerdi. Anneler bir çöp konteynırının yakına oturmuşlardı. Çocukların bir kısmı da yolun kenarına oturmuştu, birkaç tanesi ayaktaydı bazıları da annelerinin kucaklarında uyuyorlardı. Ben de anneme gidiyordum, nasıl gittiğimi tahmin edersiniz herhalde. Şu anda da bu cümleleri nasıl yazdığımı da tahmin edeceğinizi düşünüyorum.

Kaybolan, zorla çalıştırılan ya da burada yazamayacağım kadar kötü davranışlara maruz kalan çocuklardan bahsetmiyorum bile.

Bu örnekler yakın zamanda şahit olduğum toplumun farklı kesimlerinden, farklı ailelere ait çocuklar. Belki geçmişimizde bize çocukken iyi davranılmadı, belki anne babalarımıza da iyi davranılmadı ama bu durum, kendi çocuklarımıza da kötü davranmamızı gerektiriyor? Çocuk onlar, büyümekte olan insanlar.
Hani, bizler “ İğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batır” deriz ya! Bu durumda çuvaldızı o küçük kalplere batırmıyor muyuz?

Suçu gündelik hayat koşturmasına atıp böyle davranmaya nasıl devam edebiliyoruz? O küçük kalpler ilerde akerdeon sesi duyduklarında ya da güzel bir mağazadan alışveriş yaptıklarında, ayakkabı aldıklarında ya da yarın bugün elindeki çöpü konteynıra atarken neler düşünecekler? Kaç tanesi yaşadığı bu travmalarla başa çıkabilecek? Yaşadıklarının kendi hayatlarına, çevrelerine, ülkelerine ve dünyaya yansıması nasıl olacak? Yukardaki olaylarda yazdığım anne babalarla konuşmayı çok isterdim. Bana göre kendilerine uzak oldukları için çocuklarına da ilgisiz, duyarsız, şefkat göstermekten uzak bir şekilde davranıyorlardı. Bir bilebilselerdi! O küçük kalplerdeki heyecanı, sevgiyi, sıcaklığı bir görüp anlayabilselerdi!

Biz ne zaman böyle olduk? Bizim çocuklara ıspanağı, kerevizi sevdiren rahmetli Barış Manço’muz vardı. Kuzucuklarına masallar anlatan rahmetli Adile Naşit’imiz vardı ve tabii ki ülkesinin çocuklarına bayram hediye etmiş liderimiz Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüz vardı. Ne zaman çocuklarımízdan ve kendimzden bu kadar uzaklaştík?

Beş dakika sonramızın garantimizin olmadığı bu hayatta günlük koşuşturmamızda biraz durup soluklandığımız, başta çocuklar olmak üzere birbirimizi de kaale aldığımız, sağlıklı, neşeli, mutlu, tabiatla, teknolojiyle birlikte dengeli bir şekilde yaşayacağımız günlerimizin olmasını dilerim.

13.Ağustos.2018, OZM

2 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.