2575 kilonetre öteden…

2575 kilometre öteden…

Aaaaa, hani 2475 kilometre ötedendi? Görüşmeyeli zam mı geldi de aramızdaki mesafe 2575 kilometreye çıktı? … dediğinizi duyar gibiyim. Açıklaması basit elbette. Varsın Samuel Johnson Londra’dan bıkan adamın hayattan bıkmış olduğunu buyursun, geçen Mart ben de tebdil-i mekanda ferahlık olduğunu buyurdum, İngiltere’nin güneyindeki Sussex dükalığına (dikkatinizi çekerim, çiçeği burnunda Dük ve Düşesi de Harry ile Meghan’dır) bağlı sahil kasabası Worthing’e taşındım. Londra’yla arasındaki mesafeyi hesaba katarsanız, köşe başlığındaki kilometre artışı işte ondandır. Meraklar giderildiyse, gelelim esas konumuza…Ne yalan söylemeli, ruhunu yitirmişlikte ve hatta çivisi çıkmışlıkta artık İstanbul’u fazla aratmayan Londra’ya veda etmeye hazırlanırken, her köşesinde kulağa Türkçe çalınabilen metropolün aksine kozmopolit ayarı düşük Worthing’de olsa olsa yolunu kaybetmiş Türklere rastlayacağımı zannediyordum. Ne mümkün! Bir ocakbaşı, bir dansözlü restoran, menüsü serpme kahvaltılı iki kafe, pizzacı işletip kendini İtalyan diye yutturmaya çalışan “işbilir” canlarımız, çocuk bakıcısı vizesiyle demir attıkları el diyarında her Çarşamba kasaba meydanına kurulan pazarda Türk elişi ürünleri satarak varlığını sürdürmeye çalışan gençlerimiz ve saire, bu yaşta bile saflığıma doyamayacağımı anladım. Derken, Eylül ortalarıydı, Worthing bana Türklere hiç ummadığım yönlerden de kucak açabileceğini kanıtladı. Şaşırtmasının ötesinde önce içimi eriten, sonra koltuklarımı kabartan da işte bu oldu.
Kasaba kimliğine rağmen, sağına soluna serpilmiş düzineyi aşkın diğer kültür sanat mekanlarına ilave çok perdeli iki sinema, çok programlı iki tiyatro, bir de kapasitesi şehir standartlarında konser salonu mevcut Worthing’in. Bunlardan Connaught, dükalık sınırları içinde sinema sanatına adanıp 1-30 Eylül tarihleri arasına yayılmış “Scalarama Sussex” organizasyonu bünyesinde, 24 Eylül akşamı Cüneyt Arkın’ın “Dünyaya Düşen Adam”ını “Turkish Star Wars” adıyla perdesine yansıttı. Zamanın “öyle kötü, öyle kötü ki, gerçekten görülmeye değer” kategorisine yerleştirdiği, uzantısında uluslararası sinema düşkünleri ve sinema tarihçilerinin keşfetmekte gecikmediği bu 1982 yapımı kült Yeşilçam ‘şaheseri’, özellikle 2016 yılında bir 35mm kaydının bulunmasıyla daha da önem kazandı, yıpranmış video kasetlerden beyazperdeye kesin dönüş yaptı. İçerdiği Hollywood’dan araklama özel efekt sahneleri ve tek kuruş ödenmeden kullanılmış fon müzikleri yüzünden Türkiye dışında yasal DVD/Blu-Ray baskısı yapılamayan filme gösterilen ilgi, bugünlerde Worthing sınırlarının çok ötesinde. “Dünyayı Kurtaran Adam” şimdi Matchbox Cineclub ve Remakesploitation adlarında iki sinema kulübünün ortak çabasıyla Britanya’yı turlamakta. Yolu açık olsun!Ve “Dünyayı Kurtaran Adam”dan “Dünyayı Kendine Ayakta Alkışlatan Kadın”a… Lafı dönüp dolaştırmaya gerek yok, kasdettiğim İdil Biret. Atatürk Türkiye’sinin yüz akı, Cumhuriyet’in sanata ve kadına verdiği sınırsız değerin uluslararası platformdaki en tartışmasız kanıtı olan efsanevi piyanistimizi, arşivimde düzineyle kaydı bulunmasına rağmen, bir kez bile canlı dinleme fırsatım olmamıştı. O fırsatın karşıma Istanbul, Berlin, New York ya da Londra değil de Worthing’de çıkacağı ise, aklımın ucundan geçmezdi. Ama oldu işte! Adeta mucize gibi! İdil Biret, 30 Eylül günü Mozart’ın 25 ve 27 numaralı piyano konçertolarını yorumlamak üzere Worthing Symphony Orchestra’nın (ah, evet, bu küçük kasabanın bir de senfoni orkestrası var!) çok özel konuğuydu. Assembly Hall’da ‘kapalı gişe’ gerçekleşip Biret’in ardı arkası kesilmeyen alkışlar sonucu üç kez sahneye dönmesiyle sona eren konserin bir diğer önemi de çok yakında piyasaya sürülmek üzere kayda alınması ve söz konusu kaydın 92 yıllık geçmişe sahip orkestranın ticari yayınlanan ilk albümüne dönüşecek olması. Hal böyleyken, koltuklarımın kabarmamastı. Yeri gelmişken hem hatırlatmak, hem de iki satır laf sokuşturmak boynumun borcu. Hani o dombracı kesimin “hain” deme cüretini gösterdiği, “sağır” diye dalga geçtiği, “iki ayyaş”tan biri olarak diline pelesenk ettiği İsmet Paşa var ya, işte O’nun çıksın diye ömrünün son yılları büyük çaba harcadığı 1948 tarihli Harika Çocuklar Yasası’nın ürünüdür İdil Biret. Hatta ve hatta Suna Kan’ları, Gülsin Onay’ları, Fazıl Say’ları da borçlu olduğumuz, yazıktır 1968’den beri işlemez haldeki kanunun ilk günlerde kamuoyundaki adı da İdil Biret Yasası’dır. Hep bir başka Atatürk’ten, bir başka İnönü’den bahsediyoruz, merak ediyoruz, bir daha gelirler mi acaba diye. Sizi bilmem ama, ben o listeye İdil Biret’i de ekliyor, Kasım ayında 77 yaşına basacak sanatçımıza uzun ve sağlıklı ömürler diliyorum.
Eralp Baydar
16 Ekim 2018

6 comments

  1. Eralp Bey, uzun yillar sonra tekrar yazilarinizi okumak cok guzel. Anlatiminiz yine surukleyici. Radikal yazilariniz doneminde e mail arkadasligi yapmistik, o gunler ozleniyor.

    Saygilar…

    Liked by 2 people

  2. Eralp Baydar’ın yazılarını okumak her zaman zevkli. Artık arayı açmamasını umuyorum. Ülkemizde tekrar nice İdil Biret’lerin yetişmesi ve devlet tarafından desteklenmesini diliyorum. En başta da Atatürk Kültür Merkezi’nin yeniden açılmasını!

    Liked by 1 kişi

    • Dleklerinin tümúne caní gönülden katılıyor ve amin diyorum canim arkadaşım. Ayvalik’ Belediye’sinin Zeytin Çekirdekleri isimli bir projesi var. Köy Enstitütüleri ve Harika Çocuklar’ın birleşimi gibi. İnsallah yeni İdil Biretler yetişecektir.

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.